Genel

Tarihte Türk Kadını

Türkler tarih sahnesine çıktıklarında konar-göçer bir millet olarak kendilerini
göstermişlerdir. Bu konar-göçerlik, bozkır hayatının ve atlı yaşam tarzının bir getirisi olarak
karşımıza çıkar. Yani coğrafyanın bir getirisidir. Tabii bunun yanında bir de konar-göçerliğin
getirileri vardır. Bunlardan birisi ve çalışmamızın konusu olan; kadınların Türk sosyal,
iktisadi, kültürel ve siyasi hayatındaki yeridir.

İslamiyet Öncesi Dönemde Türk Kadını

Tarihte dünyanın pek çok yerinde kadınlar önemli derecede ezilmiş ve zulme maruz
kalmıştır. Buna bugünkü dünyanın medeniyet beşiği olarak görülen Avrupa toprakları da
dahildir hatta oradaki zulmün zaman zaman diğer bölgeleri de aştığı görülmüştür (Kadınların
cadı olarak addedilip yakılması gibi). Yine İslamiyet öncesi Arap Yarımadası’nda sırf kız
çocuğu olduğu için diri diri toprağa gömülen bebekleri, çocukları bilmekteyiz. Bunun gibi
örnekler esasen toplumların yaşam tarzından kaynaklanmaktadır. Yerleşik hayattaki
toplumlarda kadın evdedir ve anne olmakla yükümlü olarak eve bağlı kalır. Böylece erkek
özgürdür ve toplumsal yaşama katılan, ekonomiyi eline alan, siyaseti yürüten de büyük ölçüde
erkektir.

İlgili Makaleler

safevi devleti nde turk kadini

 

Türk toplumunda ise durum nispeten farklı gelişmiştir. Çünkü bozkır yaşamında
herkes için bir özgürlük söz konusudur. Kadınlar eve bağlı kalmamıştır. Bu sebeptendir ki
kadınlar da bir çok konuda söz hakkı elde edebilmiş ve hayata dahil olmuşlardır. Türk
kadınlarının, erkekler kadar mal-mülk sahibi olabildiğini, erkeğin olduğu gibi, kadının da
kocasını boşama hakkı olduğunu, kadınların da savaşlarda orduya katılabildiklerini ve
siyasette önemli rollerde bulunabildiklerini biliyoruz.

Türk Devlet geleneğinde, “hakan”ın eşi “hatun” her zaman büyük ve önemli bir
konuma haizdi. Devletin karar mekanizmasında yer alırdı, hakanın bulunmadığı yerlerde
birinci derecede karar verici konuma yükseldiği çok kez görülmüştür. Bilge Kağan Yazıtında :
“Tanrı Türk milleti yok olmasın diye babam İl-teriş Kağan ile anam İl-bilge Hatun’u
yükseltti” cümlesi bulunur. Burada görebileceğimiz gibi Türk milletinin selameti adına
yalnızca “kağan” değil, “hatun” da eşit derecede önemli bulunmuştur.

Tüm bu bilgileri bir kenarda tutarak atlamamız gereken nokta ise her şeye rağmen
Türk toplumunun da ata-erkil bir yapıya sahip olmasıdır. Ne kadar, çağdaşı olan diğer
medeniyetler ile kıyaslandığında kadına verilen değer bakımından önde olsa da erkeğin yine
de daha ön planda tutulduğunu atlamamamız gerekir.

İslamiyet Sonrası Dönemde Türk Kadını

Bu noktada karıştırılan bir duruma açıklık getirmek gerekir. Türk toplumunda İslamiyet’in
kabulünden sonra kadına verilen değerin azaldığı gibi bir algı söz konusudur. Bu durumu
İslamiyet ile değil, toplumun yerleşik hayata geçişi ile bir tutmak daha doğru olacaktır. Çünkü
yerleşik hayata geçen ancak modernleşmemiş her toplumda kadınlar geri planda kalmıştır.
Bunun en büyük sebebi, kadınların ekonomik hayata dahil olamamasıdır.
Oysaki İslami Devletlerde de kadınların devlet yönetiminde söz sahibi olması geleneği
sürmüştür. Burada Büyük Selçuklu Hükümdarı I. Melikşah’ın eşi Terken Hatun’u örnek
olarak vermek yerinde olacaktır. Devlet yönetimine direkt olarak müdahelelerde bulunan
Terken Hatun, kendi oğlunu veliaht tayin ettirmek için dönemin güçlü veziri Nizamülmülk ile
çatışmıştır.

ILAMIYET ONCEI DONEMDE TURK KADINI

Osmanlı Devleti’nde de Hürrem Sultan’ın devlet yönetiminde etkisi olduğunu, Kösem
Sultan’ın ise oğlu IV. Murad’ın saltanatının ilk yıllarında devleti adeta bir hükümdar gibi
yönlendirdiği tarihi kaynaklar ile sabittir.
Odağımızı eski bugün yaşadığımız topraklara kaydıracak olursak, kadınlara verilen
değerin ve kadının yaşamdaki rolünün eski Türk Devletleri’ne oranla gittikçe azalmış olması
gibi bir durumla karşılaşmamız kaçınılmaz. Yukarıda belirtildiği gibi bunun nedenini dini
gerekçelerden çok, erkek egemen toplum yapısı ile birleşen yerleşik hayat ve modern üretim
mekanizmalarının kurulamamış olmasına bağlamaktayız.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise kadınların durumunda yeniden olumlu yönde
gelişmeler görülmeye başlanmıştır. Bunun sebebi, bu kez modernleşmiş batı toplumundan
gelen sistem ve mekanizmalara adapte olunmaya başlanması ve kadına olan bakışın bu
anlayış üzerinden şekillenmesidir. Hatta cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kadına verilen
önem o denli ileriye gitmiştir ki, çoğu Avrupa ülkesinden önce Türkiye Cumhuriyeti 1934
yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermiştir. Bu hakkı kadınlara ilk tanıyan Türk ülkesi
ise 1918 yılında Azerbaycan olmuştur. 1996 yılında ise Tansu Çiller, Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk kadın başbakanı olmuştur.

Türk kadınının toplum ve siyasi yaşamdaki konumu eski Türk devletlerinden
günümüze önce yüksek, sonra azalan, sonra ise yeniden yükselmeye başlayan bir grafik
çizmektedir. Günümüzde, modern toplumlardan biri olma iddiasında olduğumuzdan bu
konuya çok daha fazla hassasiyet gösterme zorunluluğumuz vardır. Herhangi bir eşitsizliğe
taviz vermememiz gerektiği gibi, var olan büyük şiddet sorununu da ortadan kaldırmamız
gerekmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu