Sağlık

Psikiyatri Tarihi

Psyche Latince “soluk” demektir. Psikiyatri kelimesinin kökü buradan gelir. Yani aslında psikiyatri soluk almak ile eş anlamlı tutulmuştur. Çünkü psikiyatrik yani ruhsal durumu iyi olmayan bir insan adeta soluksuz kalır. İlk çağlarda ruhsal bozuklukların, doğa üstü güçlere ve olaylara bağlandığını söyleyebiliriz. Dolayısı ile ilk çağlardaki tedaviler de çeşitli büyüler ve ritüeller çerçevesinde yapılmaya çalışılmıştır. Psikiyatri Tarihi, modern anlamıyla yeni bir alandır.

Eski Çağ’da Mısır, İbrani ve Yunan uygarlıklarının geliştiği dönem, akli bozuklukların ve sorunların tanrısal kaynaklı cezalar olduğunun düşünüldüğü dönem olmasının yanı sıra, bu hastalıkların sebep ve sonuçlarının da araştırılmaya başlandığı dönemler olmuştur.

Hipokrat, akıl hastalıklarının doğal nedenlerle ortaya çıktığı görüşünü savunmuştur. O güne kadar uhrevi bir hastalık sayılan epilepsinin tedavisi üzerine çalışmıştır. Hipokrat gibi bilim insanlarının da etkisiyle Eflatun, Aristo, Aesclapiades, Cicero, Soranos gibi düşünürler, psikolojik bozuklukların doğal kaynaklı olduğunu ve tedavi edilebileceği görüşünü savunmaya devam etmişlerdir. Ancak bu ileri görüşlülük çok uzun sürmemiştir. M.S. 3. yüzyılda ve Orta Çağ’ın devamında ruhsal bozukluklar yeniden Tanrı’dan gelen bir ceza olarak görülmeye ve bu rahatsızlıklara yakalananlar “cinli” veya “şeytan” olarak tanımlanmaya başlamıştır.

 

 

Orta Çağ’da Psikiyatri

Orta Çağ’da Psikiyatri pek de gelişmiş bir durumda değildi. Hatta Hıristiyan Avrupa’da akıl hastalıklarına yakalanan kişiler, büyücü veya şeytanın kuklaları olarak görülerek diri diri yakılmışlardır. Sadece İskoçya’da 20.000 insan yakılarak öldürülmüştür. Hatta 15. yüzyıl gibi geç sayılabilecek bir tarihte bu tutum zirve noktasına çıkmıştır. Orta Çağ Avrupası’nda akıl hastaları toplumdan dışlanmış, kötü ruhun temsilcileri sayılmışlardır. Hatta yük gemilerinde akıl hastalarını başka şehirlere taşımaları için bölümler ayrılmıştır. Son infaz ise 1793 yılında yaşanmıştır. O tarihe kadar elli milyondan fazla insan öldürülmüştür.

Orta Çağ Avrupası’nda durum böyleyken, İslam coğrafyalarında daha hoşgörülü ve hastaların tedavisine odaklanan bir tutum hakimdir. Akli sorunları olan kişilerin korunması ve onlara karşı daha dikkatli davranılması gerektiği kabul edilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılar sadece akıl hastalarının tedavisi ile uğraşan “şifahaneler” kurmuşlardır. Evliya Çelebi, Seyahatname adlı eserinde akıl hastalığı bulunan kişilerin müzik ve enstrümanlar yardımıyla tedavi edilmeye çalışıldığını belirtmiştir.

Modern Psikiyatri

Modern Psikiyatri birkaç aşamadan geçerek kurulmuştur. Bu alandaki ilk ciddi eserlerden birisi 1793 yılına ait olan Chiarugi’nin Deliliğin Tıbbi Tedavisi adlı eseridir. Benzer şekilde 1793 yılında Phillippe Pinel, akıl hastalarının zincirlenmesi uygulamasına karşı çıkmıştır. Sonra onların zincirlerini çözmüştür. Pinel, maniyi incelemiştir.

Esquirol de kuruluş dönemi psikiyatristlerinden biridir. O da melankoliyi incelemiştir. Esquirol dışındaki kuruluş dönemi psikiyatristleri, akıl hastalıklarının bedensel temelli olduğunu kabul ederek, psikiyatriyi nörolojik sebeplere indirgemişlerdir. Johann Reil bu görüşü savunan isimlerin öncüsü sayılır. O, hastanın vücuduna değnekle vurma, kızgın demir ile dağlama gibi fiziksel tedavi yöntemleri ile çalışmıştır.

19. yüzyılda Almanya psikiyatride ilerlemenin merkezi haline gelmiştir. Wilhelm Griesinger’in öncülüğünde psikiyatri Almanya’da zorunlu bir ders haline gelmiştir.

Ülkemizdeki ilk modern psikiyatri eğitimi Raşit Tahsin Tuğsavul’un Mekteb-i Tıbbiye’de verdiği psikiyatri dersleri ile başlamıştır.

Sigmund Freud ile psikiyatride yeni bir çağ başlamıştır. Freud’un psikanaliz yöntemi ve dinamik psikiyatriye yönelik görüşleri yeni bir çığır açmıştır. Freud’un psikodinamik teorisine göre insan, iç ve dış kaynaklar tarafından itilen ve çekilen bir organizmadır. Freud’un modeli, insanı her zaman mantıklı ve bilinç sahibi bir yapı olarak görmez. Buna göre insan zihni üç katmandan oluşur: İd, ego ve süper ego. Adler ve Jung ilk başlarda bu teorilerin yanında yer almışlardır. Ancak daha sonra ikisi de bu görüşlerden ayrılmıştır.

Adler, bireysel psikoloji akımıyla, zihnin sorunlarına derinlemesine inmek yerine, sorunları yaşayan kişinin kendisini, çevresini ve başkalarını en iyi şekilde anlamasına odaklanmıştır.

Carl Gustav Jung ise analitik psikoloji akımının kurucusudur. O, Freud’un id, ego ve süper egosunu kabul etmiştir. Ancak, bilinç, kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı isimleriyle tanımlamıştır. Ona göre bilinçdışı, bilinç tarafından kavranamaz ancak, belirli koşullar sağlandığında ortaya çıkabilir.

Günümüzde psikoloji biliminde yedi bakış açısı bulunmaktadır. Bunlar: Psikodinamik bakış açısı, John Watson’ın ortaya koyduğu davranışçı bakış açısı, hümanistik bakış açısı, bilişsel, evrimsel, sosyokültürel ve biyolojik bakış açısıdır. 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu