Bilim

İbn-i Haldun Kimdir ?

14. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi, tarih teorisyeni, siyaset ve devlet felsefecisi, filozof ve sosyolog olan İbn-i Haldun 17. yüzyıldan itibaren Doğu dünyası tarafından tanınmaya başlamıştır. 18. yüzyıldan itibaren, oryantalist çalışmaların ağırlık kazanması ile Batı literatürü de İbn-i Haldun Kimdir? sorusunu soracak ve onu yakından tanıyacaktır. Bu yazımızda İbn-i Haldun Kimdir? sorusuna cevap arayacağız. Keyifli okumalar.

ibn i haldun kimdir

İlgili Makaleler

Yaşamı

Tam adıyla Ebu Zeyd Abdurrahman ibn Haldun el-Hadrami ya da Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan’dır. 1332 yılında Tunus’ta doğmuş, 1406 yılında Memlük Sultanlığı sınırları içindeki Kahire’de ölmüştür. Yaşamı hakkındaki en önemli kaynak kendi yazdığı otobiyografisi olan Et-Tarif adlı eseridir. Çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim almasının yanı sıra Endülüs, Tunus, Cezayir ve Fas gibi pek çok şehir görmüş; içinde yaşadığı siyasi ve içtimai ortam ilmi kişiliğinin oluşması bakımından önem arz etmiştir.
En ünlü eseri, el- İber (İbretler Kitabı) olarak bilinen tarih kitabının önsözü olarak yazdığı mukaddimedir. Kendisi her ne kadar bu kitaba Mukaddime adını vermese de bu kısımda anlattıkları el-İber’den daha fazla ünlendiği için bu önsöz Mukaddime adı ile ayrı bir eser olarak değerlendirilmişti. Fakat Mukaddime, 6 ciltlik el- İber’in I. cildidir.

fft243 mf1245314

Immanuel Kant Kimdir? Adlı Yazımızı Buradan Okuyabilirsiniz.

İbn-i Haldun ve Tarih

Tarih, insanın geçmiş etkinliklerini, deneyimlerini kendisine konu alarak zaman kavramı ile iç içe geçmiş bir yapı halini alır. Tarihin malzemesi insandır. Siyaset, toplum, iktisat, sosyoloji, kültür gibi her şey tarihin alanına girer. Tarih felsefesi ise tarihe felsefenin bakış açısıyla yaklaşır. Tarihi olayların zaman ve mekan ilişkisi içerisinde tespit edilmesinden ziyade, anlamlarını incelemeyi, insana dair her şeyi kuşatıcı bir perspektifle ele alır. Tarihsel olayların, tarih biliminin temel ilkelerinin ve yasalarının var olup olmadığını, yöntemini felsefi olarak  değerlendirmeyi ve yorumlamayı içerir.

İbn- i Haldun ve tarih ilmine baktığımızda ona yeni bir boyut kazandırmış; ve tarih felsefesinin yeni bir disiplin olarak ortaya çıkmasında önemli rol oynamıştır. Onun dönemine gelinceye kadar tarih, kronolojik olarak tarihi olayların nakledilmesi ve rivayetlerinden oluşur.  Fakat İbn-i Haldun’a göre  milletlerin ve devletlerin gelişiminin peş peşe sıralanması tarihi anlamada yeterli değildir. Bunun için olayların kuramsal-yöntemsel bir süzgeçten geçmesi gerekmektedir. Bu görüşleri ile “umran ilmi” olarak isimlendirdiği yeni bir ilim ortaya çıkartmış; tarihi olayların neden-sonuç ilişkisi  içinde ele alınması gerektiğini savunmuştur.

Umran

Genellikle “medeniyet” kavramının karşılığı olarak kullanılan “umran” İbn- i Haldun’un Mukaddime’sinde belirttiği bir kavramdır. O, tarih anlayışının temeline bir medeniyet kuramı yerleştirir. Bu anlamda umran insanın toplumsal hayatını, örgütlenmesini ve bunların sonucunda ortaya çıkan olayların tümüdür. Ek olarak umran kavramını toplumsal hayatın ve yapılanmanın iki aşaması olarak kabul ettiği kırsal (bedevi umran) ve şehirsel hayatı (hazarî umran) anlatmada da kullanır.

İbn-i Haldun’a Göre Toplum

İbn Haldun’a göre toplum dinamik bir yapı arz eder. Ona göre toplum, daimi bir değişim ve çatışma içerisindedir.  Bu bakışa göre devlet de onun için toplumsal bir olaydır ve buna göre incelenmelidir. Bir arada yaşama zorunluluğu, dayanışma ihtiyacının bir getirisidir. İnsan zorluklarla baş edebilmek için bir arada yaşamak zorundadır. Haldun’a göre toplum ikiye ayrılır; göçebe toplumlar ve yerleşik toplumlar. Bu iki tip arasında farklı sosyal dinamikler, değişmeler mevcuttur.  Yerleşik toplumlar yaşayan insanlar zevk ve rahata düşkün hale gelirler. Bu yüzden zamanla  gevşer ve yozlaşırlar. Göçebe toplumlar ise  daha savaşçıdırlar ve aralarındaki bağ (asabiye) daha kuvvetlidir. Bu toplumlar zaman içinde zenginleşerek güç kazanır; kazandıkları gücün neticesinde yerleşik medeniyetler kurarlar ve diğer yerleşikleri yıkarak yerine geçerler.

Göçebe toplumlarda düzenin kurulmasında,  yalnız asabiye bağı değil şeflerin otoritesi de önemlidir.  Şefin kabile üyeleri ile kurduğu bağ, kendiliğinden doğan ve örfi kurallarca desteklenen bir bağdır. Devlet örgütüne sahip yerleşik toplumlardaysa şefin emrinde askeri bir güç vardır. Toplumun yerleşik bir düzene geçmesi devleti meydana getirir. Bu yeni durumda, düzeni sağlamak için asabiye artık yeterli değildir. Merkezi bir baskı ve kontrol aracına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı karşılamak üzere  devleti yani siyasi siyasi iktidarı ortaya çıkartır.

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu